GÜÇ BİR SİMYADIR: HİÇBİR ŞEYİ HER ŞEYE DÖNÜŞTÜREN

Yaşadığımız dünyada, kitleler halinde kontrol edildiğimiz üzerine hiç düşündünüz mü? Çocukluğumuzdan itibaren nelere inandırıldığımızı, var olan sisteme uyum sağlamamız için nasıl programlandığımızı fark ettiniz mi peki? Örneğin; para gerçekten sınırlı bir kaynak mı, fakirlik bitirilemez mi? Ya da ulus devletlerde yaşayan herkes gerçekten aynı mı? Mutlu olmak, başarmak, hayatımızın kontrolü gerçekten bizim elimizde mi? Bu sorular belki de sizi biraz düşünmeye ve inandığınız gerçekleri sorgulamaya itmiştir. Tüm bunlara nasıl inandırıldık ve gerçekmiş gibi sorgulamadan kabul ettik? Cevap basit: Güç sayesinde. Peki, güç nedir ve güce sahip olanlar dünyayı nasıl şekillendirdi bunu bir tartışalım.

Lisedeki kimya derslerinden simyayı hatırlarsınız. Değersiz madenlerden karışım oluşturarak altın gibi değerli madenler üretmektir kısaca. Yani olmayanı, bir anlam ifade etmeyeni, hiçi; var etmeye, değerli kılmaya, her şeye dönüştürmektir. Simya, fake bir bilim hatta biraz dolandırıcılık ve kandırmaca gibi aktarılır bizlere. Böyle bir şey mümkün değil diye düşünürüz ama yanılıyoruz. Güç bir simyadır. Güç hiçbir şeyi her şeye dönüştüren bir simyadır. Bu sayede kitleler değersiz şeylerin değerli olduğuna, yapılması mümkün olan şeylerin imkansız olduğuna, gerçek dışı şeylerin gerçek olduğuna inandırılmakta ve kontrol edilmektedir. Birkaç örnekle bunun nasıl olduğunu analiz edelim.

İlk örneğimiz: Para. Öncelikle paranın nasıl yaratıldığına bakalım. Parayı yaratan bankalardır. Bankalar devletlere veya bireylere kredi sağlarlar. Yani para yaratırlar. Peki bu parayı nasıl yaratırlar? Örneğin günümüzde teknoloji sayesinde bir hesaptan diğer hesaba hızlıca para aktarabilirsiniz. Burada gerçekten para üretilmez, rakamlar semboliktir. Yani aslında bankalar istedikleri kadar parayı hiçbir şey olmadan yaratabilirler. Öyleyse, yani bankalar istedikleri kadar para yaratabiliyorlarsa o zaman neden hala fakirlik var? Çünkü güce sahip olanlar herkesin paraya ulaşabilmesini ve fakirliği bitirmek istemiyorlar. İnsanların para kazanma derdi olmazsa kimse çalışmaz ve sistem yürümez. Birileri fakir olmalı ki, onlara bakıp onlar gibi olmaktan korkup kendimizi çalışmaya vermemiz gerekir. Küçükken belki de aileniz sıkı ders çalışmalısın ki ilerde iyi bir işe ve hayata sahip ol, çalışmazsan aç kalırsın, evsiz kalırsın gibi söylemlerde bulunmuştur. İşin aslı, fakirlik paranın değerli olduğu illüzyonunu yaratır. Aslında para sınırsızdır, değersiz bir kağıt parçası hatta çoğu zaman banka hesabında gördüğünüz rakamlardan ibarettir. Kolayca yaratılabilir ve çoğaltılabilir. Fakat, paranın kısıtlı olduğu sanrısı para değerliymiş algısını oluşturur ve bu yüzden de paraya sahip olmak için çok çalışırsınız. Krizler ve savaşlar da bu illüzyonu güçlendirmek için vardır. İnsanlar ekonomik olarak rahatladıklarında, para hakkındaki endişeleri azaldığında bir de bakmışsınız ki krizler meydana çıkmıştır. Neden? Çünkü insanlar parayı dert etmezlerse eskisi gibi çalışmazlar. Krizler parayı yok eder. Bir anda bakarsınız ki elinizdeki para sıfırdır ya da sıfıra yakın bir değerdedir. Bu yüzden tekrar refaha ulaşmak için çalışmanız gerekir. Aynısı savaşlar için de geçerlidir. Çünkü savaşlar da zenginliği yok eder. Yeniden inşa için çok çalışmak gerekir. Özetle, para aslında sınırsızdır ve herkese yetecek kadar vardır. Fakat asıl güç paranın sınırlı olduğu ve bu yüzden değerli ve ona sahip olmak için çok çalışmak gerektiği gerçeğini oluşturur. İşte bu hiçbir şeyi her şeyi dönüştüren simyadır. 

İkinci örneğimiz: Hayatımız üzerindeki kontrolün ve mutluluğun elimizde olduğu yanılgısı. İki tip dünyadan bahsetmek istiyorum öncelikle. Birinci dünyada, mitolojide olduğu gibi çeşitli tanrılar mevcut. Bu tanrıları kızdırdığınızda başınıza kötü şeyler gelebilir. Örneğin, çok çalıştınız ve belli bir birikim yaptınız ancak tanrının biri size kafayı taktı ve bir anda başınıza kötü şeyler geldi ve beş parasız kaldınız. Bu dünyada hiçbir şeyin garantisi yok ve maalesef hayatınızın kontrolü sizin elinizde değil. Böyle bir dünyada ne yaparsınız? Çok çalışıp kendinizi paralar mısınız yoksa hayatın güzelliklerine odaklanıp basit ama mutlu bir yaşam sürmeyi mi ve bugünü en iyi şekilde yaşamayı mı gaye edinirsiniz? Sanırım ikincisini tercih ederdiniz. Şimdi gelin ikinci dünyaya bakalım. Bu dünyada bilim hakim. Beynimizdeki sinapslar birleşerek hafızayı oluşturuyor. Eğer biz bu sinapsları değiştirebilirsek dünyaya bakışımız ve hayatımız da değişiyor. Örneğin, kendinizi kötü hissediyorsunuz. Modern dünya size genellikle terapiye git, bir uzmanla görüş diyor. Uzmanlar ise size daha iyi hissetmenin, daha başarılı olmanın sizin elinizde olduğunu ve bunu nasıl başaracağınızı aktarıyor. Gördünüz mü? Kontrol sizin elinizde. Yani hayatınızda başınıza gelen tüm şeylerden siz sorumlusunuz. O zaman ne yapmalısınız? İyi bir hayat yaşamak için bireysel olarak çok çalışmalısınız. İşte bu yüzden güce sahip insanlar ikinci dünyaya yani kontrolün sizin elinizde olduğuna inandığınız dünyaya inanmanızı istiyor. Bu ikinci dünyada, başınıza gelenler için sistemi, devleti, kurumları suçlamazsınız. Suçu kendinizde ararsınız. Kollektif olarak bir aksiyon almazsınız. Çünkü kendi hayatının kontrolünün sizin elinizde olduğuna inandırıldınız. Bazı insanlar çok çalışarak, kendini sorumlu tutarak bu sisteme hizmet etmekte. Bu konuda başarısız olanlar ise zevk hapishanesine mahkum bir hayat yaşamakta. Kendini daha çaresiz, güçsüz, beceriksiz hissetmekte. Bugün hayattan nasıl zevk alabilirimi, nasıl mutsuz olmamı düşünerek kendini video oyunlarına, porno izlemeye, aşırı yemeğe, sosyal medya bağımlılığına feda etmektedir. Özetle, mutluluğun ve hayatın kontrolünün elimizde olduğuna inandırılmamız bir güçtür. 

Son örneğimiz ise ulus devletler. Öncelikle okul kavramından başlamak istiyorum. Tarihte, ücretsiz ve zorunlu kamu eğitimi denilince üç yer göze çarpmaktadır: Prusya, Sparta ve Aztekler. Bu üç toplumun da ortak özelliği savaş toplumu olmasıdır. Küçük yaşlarda çocuklar ailelerinden alınır ve savaş konusunda eğitilirlerdi. Aslında bu okullar da günümüzdeki okullar da bir nevi beyin yıkama makineleridir diyebiliriz. Neden böyle diyorum? Çünkü okulların hiçbiri vadettiğini düşündüğünüz şeyi yapmıyor. Okul nedir ve ne işe yarar diye sorsam size eğitim verir, geleceğe hazırlar belki meslek öğretir dersiniz ama bunu yapmanın daha kolay yolları var. Bir düşünce deneyi yapalım. Eski zamanlarda doktor olmak isteyen biri ne yapardı? Küçük yaştan itibaren bir doktorun yanına verilirdi çalışması için. Belki ilk bir sene sadece yerleri süpürür, ortalığı toparlardı. İkinci sene işlerin ucundan tutmaya başlardı ve sonraki senelerde de doktorluğu yapmaya başlayabilirdi. Bu sistemde isteyen herkes doktor olabilirdi. Fakat şu anki sistemde öğrenciler akıllı ve akıllı olmayanlar olarak sınav sistemiyle birlikte ikiye ayrılmakta. Yıllarca temel eğitim görüp üniversitede tıp okuyan ve sonrasında yaklaşık 25 yaşında mezun olan kişi ile 7-8 yaşlarından beri bir doktorun yanında çıraklık yapan kişinin hangisinin daha iyi doktor olabileceğini bir düşünün lütfen. Cevaplar tartışılabilir fakat benim düşüncem ikincisinden yana. Bu sebeple de okulların vadettiği şeyi yapmak yerine beyin yıkama yerleri olduğunu düşünüyorum. Çocuklar çok küçük yaşta ailelerinin yanından ayrılır, günün önemli bir kısmını okulda geçirirler. Ailenin yanından ayrılma sebepleri ise okuldaki otoriteye yani öğretmene itaat etmeniz onun söylediklerini kabul etmeniz içindir. Çünkü eğer yanınızda güvenli bağlandığınız bir ebeveyniniz varsa kolay boyun eğmezsiniz ve daha çok sorgularsınız. Okul öyle bir sistemdir ki, çocuğunu okula göndermemek çoğu yerde suçtur. Okullarda bize tüm devletin vatandaşlarının aynı olduğu öğretilir. Bir ulus olduğumuz vurgulanır. Çin'i düşünün. Pekin'de yaşayan biri ile Çin'in sınır bölglerinde, kırsal köylerinde yaşayan biri nasıl aynı olabilir ki. Bu iki kişinin değerleri, inançları, beklentileri tamamen farklıdır. Fakat okullar herkesin aynı olduğuna inandırır bizi. İşte bu da güçtür ve gücü elinde tutan insanlara hizmet eden bir gerçektir. 

Tüm dünya güç üzerinden yönetilmektedir. Güç ise bir simyadır: Hiçbir şeyi her şeye dönüştüren bir simyadır. Küçüklükten beri farkında olmadan inandığımız şeylere biraz şüphecilikle bakmaya başlayabilir ve öğretilen kalıpları, inançları yıkmak için kendi zihnimizde küçük adımlar atabiliriz.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Belirsizlikler Dünyasında Delirmeden Hayatta Kalmak

EAT THE RICH - Zenginleri Gerçekten Yiyor Muyuz?

Kıskançlık Bir Tanrı Kompleksi mi?